Fuat GÜRCÜOĞLU Anlatımıyla Pino...
70 yıllık yaşamının ilk çeyreğini Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde geçirmiş memur bir ailenin çocuğuyum. 1971 yılında yüksek öğretim nedeniyle Eskişehir’le tanıştım. O yıllarda 18 yaşını doldurmuş memur bir ailenin çocuğu elbette ki aileye katkı sağlamak üzere çalışmaya başlamalıydı. Maliyeci bir anne ve babanın etkisi ile Maliye bakanlığı Milli Emlak Müdürlüğünde ilk iş yaşamı, kısa bir süre sonra gündüzleri Eskişehir İ.T.İ.Akademisini saymanlığında çalışan, geceleri aynı Akademinin “iktisat ve Maliye” bölümünde yüksek öğretimine devam eden ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir genç. Ailenin temel sermayesi, “ilkeli olmak”, “ahlaklı olmak”, kimseye muhtaç olmayacak bir biçimle çalışmaktı. Bu erdemlerin kuşkusuz yansımaları olacaktı
Öykü 70’li yıllarda başlamaktadır. Bu yıllarda Türkiye ekonomik siyasal ve sosyal dönemecin başlangıcındaydı. Bir taraftan siyasi iç kargaşalarla çalkalanırken diğer taraftan ekonomik liberalizmin temelleri atılıyordu. (Özal’ın Müsteşarlık Dönemi) Ülke için yeni bir süreç başlıyordu. Girişimcilik özendirici bir boyut taşıyor, küçük Amerika olma hayalleri şekillendiriliyordu. Annemin bu tarihlerde emekli olması ve eline geçen bir miktar paranın değerlendirilmesi söz konusuydu. Yatırım için bir fırsat doğmuştu. Aslında o dönemlerin popüler mesleği olan akademik kariyerin de adımları atılmıştı. Buna rağmen, farklı bir şeyler yapmanın, ticari hayatın gelecekteki işaretleri yeni dürtüler oluşturmaktaydı.
Eskişehir bir öğrenci kenti olmasına karşın, onların beslenme ve barınma ihtiyaçlarını giderecek mekanların azlığı dikkatimi çekmekteydi. Bunu bizzat yaşamaktaydım. O dönemlerde kent dışından gelen öğrenciler, kent için toplumsal ahlakı dejenere eden bir potansiyel olarak görülmekteydi. Bu nedenlerle öğrenciler üzerine kurgulanmış yatırımlar yok denecek kadar azdı Özellikle ayakta atıştırılabilecek, ucuz ve pratik yiyecekler tercih nedeni iken, kimse bu tür hizmet sektörüne yatırım yapmıyordu. Bu değerlendirilmesi gereken bir fırsattı. Tesadüf eseri Hamamyolu caddesinde bulduğum 7 metrekarelik salaş bir dükkan beynimde fırtınalar yarattı. Henüz Türkiye’de tanınmamış ancak Avrupa ve Amerika’da moda olan “fast food” sektörüne girme, İstasyon caddesin de her akşam yediğimiz ekmek arası köfteyi modernize ederek, şu anda iliklere kadar işlenmiş “hamburger” i üretip pazarlama düşüncesi hayata geçirilmeliydi.
Gerekli yatırım gerçekleştirildi, o tarihlerde Akademi’de görevli olduğum için işin başına kardeşimi geçirmiştim. Doğrusunu belirtmek gerekirse, önceleri bu girişimde aileye bir ek gelir getirir düşüncesi hakimdi. Başlangıçta titiz, ilkeli ancak amatör ruh içeriyordu. Gün geçtikçe karşılaşılan talep bizi daha da büyümeye sevk etti.
46 yıl önce bu işe adım atıldığında, ülkemizde teknoloji bir hayli geride, küçük sanayi üretimlerinin el yordamı ile hizmet verdiği, ithalatın çok büyük zorluklarla ve pahallı gerçekleştiği bir dönem yaşanmaktaydı. Elimizde Fast food sektöründe kullanılacak materyallerin sadece fotoğrafları ve broşürleri bulunmaktaydı. Paslanmaz çelik ürünleri imalatçılarına, dergilerde görselliği ve teknik detayları bulunan örneğin köfte pişirme paletlerini, fritözleri göstererek imal ettirdik. Gerekli olabilecek yardımcı malzemeleri biraz da akıl yürüterek mutfak kısmını tamamlamıştık. İlk yerimiz 7 metrekarelik bir alan olduğu için her metrekaresini fonksiyonel hale getirmek zorundaydık.
O dönemlerde popüler olan mekanlar pastane ve tek tük klasik lokantalar idi. Düşünün o yıllarda belediyeden ruhsat almak için başvuruda bulunduğumuz da satacağımız ürün olan “hamburgeri” sınıflandırmada güçlük yaşanmış, uzun tartışmalar sonunda “kahvaltı salonu” adı altında yeni bir sınıflandırma yaratılmıştı.
Kuşkusuz her şeyiyle ilkleri yaratmak zorundaydık.
İş yerinde sağladığımız bu farklılığı, ürünümüze de yansıtmak zorundaydık. Evi adeta ARGE olarak kullanmaya başladık. Bir taraftan lezzetli köfteler yapmak bunu sosla zenginleştirmek, üstelik ailemizin ilgi alanına hiçbir şekilde girmemiş bir konuda başarı göstermek… doğrusu yoğun ve zahmetli bir yolculuk başlamıştı. Bir akademisyen, bir öğretmen(eşim), bir öğrenci (kardeşim), akşamları mesai saati sonrası evde imalat yapıyor ve ertesi gün yapılanları satışa sunuyordu. Bu çalışmalar fazlasıyla sebat, cesaret, sabır gerektiren çalışmalardı. Çünkü topluma, geleneksel Türk mutfağından farklı bir sunum yapmak durumundaydınız. Değişim önerilmekteydi.
4 yıl süren bu amatör çabalar, talebin yoğunlaşması, bizi ikinci şube ile birlikte profesyonel adımlara yöneltti. Daha geniş bir yerde, 10 çalışanı bulunan, özel imalathaneli bir yapılanmaya gitmiştik. 80 li yıllarda ekonomide ciddi dönüşümler başlamış, paramız uluslararası değiştirilebilir (konvertibil) hale getirilmiş, ithalat kolaylaştırılmış, sanayi sektörü bütün acımasızlıklar içinde teşvik edilmişti. Artık ülkede işe yarar yaramaz ama her şey bulunabiliyordu. Yeni açtığımız şube teknolojik gelişmelerin nimetlerinden yararlanmıştı. Hizmet bölümü ve mutfak için sınırsız olanaklar vardı ve bütün birikimlerimizi sonuna kadar bu anlamda kullanmaya başladık ve ciddi anlamda borçlandık.
Ülkedeki bu hızlı ancak o denli acımasız dönüşümler, vatandaşın tüketim alışkanlığını da değiştirmekteydi, çılgın bir tüketim yarışı başlamıştı. İnsanlar yeni olan her şeye saldırıyordu. “PİNO” geçmiş 4 yıllık deneyimlerinden fazlasıyla yararlanmak durumundaydı. Yeni dekorasyon, yeni mutfak ekipmanları, bir iletişimci olarak reklam ve halkla ilişkiler çalışmaları ve rakipsizlik… o yıllarda marka olma yolunu açıyordu.
Gümrük kapılarının sonuna kadar açılması, yabancı sermayenin girişindeki engellerin tamamıyla ortadan kaldırılması, bizim; ilerde çok uluslu sermaye uzantıları olan Mac Donald’s, Burger King gibi fast food sektörü ile karşı karşıya kalacağımız sezgisini güçlendiriyordu. Sektörde sağlam bir alt yapı oluşturmak zorundaydık. Personel eğitimi, ürünlerin standardize edilmesi, hijyen, kullandığımız hammadde ve yarı mamul maddelerde gösterilecek titizlik, halkla ilişkiler vb. gittikçe önem kazanan işletme fonksiyonlarıydı.
Marka bilinci oluşturmak ve tescilini yapmak, yeni kurulan işletme için henüz erken bir girişim olmakla birlikte, işletme derslerinde dikkatimi çeken bir konuydu. 1980’li yıllarda batı endüstrisinin, gelişmekte olan ülkeler üzerinde her yönüyle etkisi marka kavramı ve önemi üzerinde düşünceleri başlatmıştı. Gelecekte, marka yaratmanın işletme için önemli artılar yaratacağı öngörüsü, bizi en azından marka tesciline yöneltti. O dönemlerde marka tescili henüz yoğun talep görmediğinden uzun süren bürokratik işlemler sonucu, ulusal boyutta “Pino”, marka olarak adımıza tescil ettirildi. Bu gün, o tarihlerde sağlanılan ve bu sektörde ilkler arasında sayılabilecek bir tescil numarası ile marka edinme avantajını fazlasıyla yaşamaktayız.”
Müşteri memnuniyeti” esaslı işletme anlayışı, halkla ilişkilerdeki hassasiyet, yoğun bir yüz yüze iletişimi gerektiriyordu. Bu yaklaşımla toplumun çeşitli gelir gurubunda yaşayan insanlarla birliktelik, süreklilik, anlık sorunların çözümü, onların beğenilerini değerlendirme ve yansımalarını değerlendirme konusundaki çabalar bizi Eskişehir’in geniş kitleleri ile karşı karşıya getirmekteydi. İşletme dışı sosyal aktivitelere davetler, sivil toplum örgütlenmeleri içinde yer alış hız kazanmıştı. Kişilik olarak, etik davranmak, ilkeli olmak, hoşgörü ve tevazu gibi erdemlere olan inancım, bu markanın bilinirliği üzerinde güçlü bir enerji yaratmaktaydı. Bugün çok uluslu dev markalar karşısında varlık sürdürmenin mutluluğu ve gururunu yaşamaktayız….
Pazartesi 11:30–21:00
Salı 11:30–21:00
Çarşamba 11:30–21:00
Perşembe 11:30–21:00
Cuma 11:30–21:00
Cumartesi 11:30–21:00
Pazar 11:30- 21:00